Topak

ArsaSahibi . Öykü

57 senesi. Ahşap, geniş cumbalı bir evin önünde, gölgedeyim. Oraya sor, buraya sor, nerden bulmuşsam bulmuşum, Bener'in evi. Sağa sola bakınıyorum bir süre, hava sıcak, her yer sapsarı. Sonra bir deli cesareti, tıklatıyorum kapıyı. Üç kez. Sonuncusunu ben bile duymuyorum. Dağılıvermiş cesaretim. Yerine de korkulu bir heyecan gelmiş. Ondan geriye doğru saymaya başlıyorum. Dokuz, sekiz.. Ne olur açılmasın! Sıfır der, giderim açılmazsa. Altı, beş.. Ama açılacak, biliyorum.

Dört, üç derken, önce bir akort öksürüğü geliyor içerden, sonra da kapı aralanıyor. Bir dostunu görmüş gibi ardına kadar açıyor kapıyı, bana doğru bir adım atıp elini uzatıyor. Bu el beni bocalamaktan kurtaracak. Tokalaşıyoruz. Merhaba diyor. Merhaba diyorum. Bıyıklarıyla selamlaşıyor genç bıyıklarım. Bakışları diğer elimdeki dosyaya kayıyor hemen, yüzü değişiyor. Sanki daha iyiye. Adımı soruyor, söylüyorum. İçeri alıyor beni. Bu taraftan! diyerek merdivenlere yönlendiriyor ve üst kattaki odalardan birine geliyoruz. Koltukları gösteriyor, birbirinin aynısı iki koltuk. Soldakine doğru hareketleniyorum. Hemen karşımda, en az onar, on beşer kitaptan oluşan dört sıra balya var. Yaşamasız. Diğer koltuğa da o geçiyor. Sola dönmeğe ve koltuğumu da ona doğru çevirmeye çalışıyorum ama bir şey engel oluyor. Eğilip baktığımda koltuğa sonradan atılan kızakları fark ediyorum. Sallanan koltukmuş meğerse. Bu sonradan çıkmalar sayesinde sallantısı durdurulmaya çalışılmış.

Şaşkınlığıma bakıp gülümsüyor Bener. Bıyıkları da çoğalıyor, ayak uyduruyor bu gülümsemeye. Baba yadigârı işte, diyor, sallanıyorsa durduracaksın, duruyorsa sallayacaksın. Gülüyorum söylediği şeye. Gülüyorum, ama bir çiğlik alıyor beni. Neden, bilmiyorum. Bu sefer koltuğun ayaklarına dikkat ederek döndürüyorum koltuğumu, yüz yüze geliyoruz. Dosyam hemen eline geçmesin diye aramızdaki sehpaya koymak yerine koltukla bacağımın arasına sıkıştırıyorum. Üç öykü var içinde. Kısa kısa adları var ilk ikisinin, teker sözcüklük. Kendileri de kısaydı belki. Üçer beşer sayfa. Pek hatırlamıyorum. Ama sonuncusunun upuzun bir adı var. "Sirk" sözcüğü de geçiyor bir yerinde, tek onu hatırlıyorum. Ve en aşağı yirmi sayfa.

Konu belki dönüp dolaşıp kendisi gelir diye, karşıdaki balyaları işaret ederek "Çıktığı gün aldım, bütün öykülere tek tek bayıldım" diyorum, "ellerinize sağlık!" Teşekkür ediyor. Başka bir noktaya dikkat çekecek gibi, "haa" diyor, "kendimle, kitaplarımla kafayı bozduğumu sanmayın bunları böyle istiflediğime bakıp da." O konuşmaya devam ederken, yine kendimce bile duyulmayan bir sesle "estağfurullah" demeye çalışıyorum. "Hepsinin adresi belli. Eşe dosta yollanacaklar. Kalanları da önümüzdeki bayram kapıya gelen çocukların eline tutuştururum, biter gider."

Kalkıp çay getirmeye gidiyor. Yardım teklif etmeli miydim? Geri döndüğünde de dosyayı soruyor pat diye, "sen bana bir şeyler getirdin, doğru mu?" Doğru. Çekinerek uzatıyorum dosyayı. Alıp bir göz atıyor. Ben de onu seyrediyorum. Bazı zamanlar genişliyor bıyıkları, bazı zamanlar uçları bükülüp kısalıyor. Hangisinde hoşnut, hangisinde değil, merak ediyorum ve bu muammayı çözersem güzel öyküler yazabileceğimi düşünüyorum. Göz atmayı bitirip sehpaya bırakıyor dosyayı. Teşekkür edip, ikisini de inceleyeceğini söylüyor. Konuşmasam daha iyi, ama durmuyor çenem:

"Çok oluyor mu benim gibi size öykü getiren?"
"Hayır, çok nadir."
"Kırgın gibi söylediniz."
"Kırılmaya hakkım yoktur herhalde, ama isterdim ki gelsinler. Çok çok gelsinler, çok çok öykü getirsinler."

Çok'ları düşünüyorum bir süre, içinden çıkamıyorum. Sussam, değil mi! Ama olmuyor. Sulandırmak pahasına sürdürüyorum muhabbeti:

"Çoktan kastınız? Öykü konusunda yani.. Kaçtır mesela?"
"Üç, dört, beş... Ne bileyim. Çok işte! Biliyor musun, gelenlerin de çoğu çıkarıp ortaya dökmeye korkuyor, cebinde saklıyor öykülerini."



Kahvaltı yaparken buluyorum onu. Bir süre konuşmadan oturuyorum karşısında, üzerimdeki mahmurluk dağılsın diye bekliyorum. Dışarıda kara kış. İçim zaten bir tuhaf.

"Çay?"

Tek kaşımla yanıtlıyorum önce, "hayır" dercesine. Sonra aklıma geliyor, "yeni içtim" diye ekliyorum. Ağzına attığı zeytini gevelerken anlamsızca bakıyor suratıma. Çekirdeği çıkarıp tabağın kenarına bırakıyor, sonra tekrar bana bakıp göz kırpıyor, ne iş gibilerinden:

"Hayrola, rüyanda mı içtin?"

Kafamı sallıyorum. "Rüyamda Vüs'at Bener'in evine gitmişim" diyorum. Gülüyor:

"İyiymiş. Nerde oturuyor?"
"Bilmem. İki katlı, eski bir ev."
"Ee?"
"Kapıya çıkıyor, tokalaşıyoruz, Merhaba diyor, eve alıyor beni. Üst kata. Az eşyalı, ferah bir odaymış. Kitaplar var odanın bir tarafında. Yere yığmış. Güya yeni kitabı çıkmış o ara."
"Vüs'at Bener de var yani rüyada? Yaşıyor?"
"Var tabii. Tokalaştık, konuştuk diyorum ya! Merhaba, dedi bana. Yeni çıkan kitabı da Yaşamasız'mış meğerse. Demek ki 1957'deyiz diyorum kendi kendime."
"Genç mi peki, nasıl görünüyor?"
"Değil aslında. Fotoğraflardan hatırladığım yüzüyle görüyorum. Gözleri hafif şiş. Saçları ağarmış. Ama en çok bıyıklarına takıldım ben. Yani, canlı canlı görmek garipti. Ondan bağımsız yaşıyor sanki bıyıkları. Süpürgelik gibiler. Hep onlara baktım konuşurken."
"Hatırlıyor musun konuşmaları?"
"Biraz. Bayramda kapıya gelen çocuklara kitaplarını veriyormuş şeker yerine."
"Güzel fikir!"
"Öyle... Sonra, sallanan sandalyelerin ayaklarına iki yandan düz tahtalar iliştirmiş, öylelikle sandalyeler yere basabiliyor ve sallanmıyor. Canlandı mı gözünde?"
"Sallanmayan sandalye yapmış yani!"
"Gibi. Sandalye de değil gerçi, koltuğa benziyor daha çok. Daha geniş şeyler. Babasından yadigârmış. Diyor ki 'Sallanıyorsa durduracaksın, durdukça sallayacaksın. Baba yadigârı!' Böyle şeyler söylüyor. Bir de dosya var benim elimde. Öykülerimi götürmüşüm güya. Üç öykü. İki kısa, bir uzun. Uzun olanın adı da uzun yalnız. Tuhaf, havalı bir şey. Epey çekiniyorum önce, nasıl vereceğim bunları, ne söyleyeceğim diye. Okuyup bir yorum yaparsa nasıl karşılarım, ne cevap veririm.. Sonra çay doldurmaya gidiyor bir ara. Öykülerden biri uzun diyorum ya, işte onu dosyadan çıkarıp buruşturuyorum o gidince, topaklayıp cebime atıyorum zar zor. Koca bir topak. Geldiğinde de dosyayı istiyor, ne getirdin diyerek. Ikına sıkına veriyorum öyküleri. Uzun olan cepte tabii. Elimi de cebime atıyorum ona fark ettirmeden, ama ne kadar sıksam da küçülmüyor topak. Sıkıntı veriyor."
"Neden öyle yaptın acaba?"
"Bilmiyorum. Yeni bitirmiş olabilirim onu, öyle bir his var çünkü. Bir daha kontrol edip öyle mi versem, aceleye gelmese diye düşünüyorum sanki. Kısaltmak lazım belki. Belki adını değiştirmek lazım. Mevzudan tam emin değilim işte. Asıl tuhaf olan, Vüs'at Bener anlıyor öykülerden birini ondan sakladığımı."
"Nerden peki?"
"Yani, çaktırdığımdan değil de, anlıyor işte. Rezil falan da etmiyor öyle başıma kakarak, ama hissettiriyor bir şekilde. Laf sokuyor bir yerde."
"Rüyanda Vüs'at Bener'i gördün ve sana laf mı sokuyordu?"
"Baya ince soktu ama lafı. Yadırgamadım. "Öykülerini ortaya dökmekten korkup ceplerinde saklayanlar var" gibisinden, genelleştirdi, mecazi bir bağlama koydu lafı. Utandım bildiğin."
"Kötü değil mi yahu? İncelikli değil bence? Kaba bir iğneleme bu."
"Öyle değil. Anlatamamışımdır şimdi. Rüyada baya dramatikti o sahne. Yerin dibine geçtim."
"Anladım. Sonra?"
"Bir şey olmadı sonra."
"Uyandın yani?"
"Uyanmışım."
"Günaydın."
"Sana da günaydın."

 

Yorumlar   

 
0 #2 icinizdekiirlandalı 05-08-2013 01:37
Galiba defalarca okudum ve okuyacağım. İnsanı inanılmaz kıskandıran bir öykü olmuş. Önce bir anı olabileceğini bile düşündürdü bana, ancak anıyla öykü arasındaki geçiş zaten buradaki asıl olayımız bence. Bener sevgimden mi bilmiyorum, ben çok tuttum bunu. Ellerine sağlık.
Alıntı
 
 
+1 #1 hecate 10-06-2013 00:13
öyküyü okudum. garip bir tat bırakıyor. normalde rüyalı hayalli uyanmalı şeyleri sevmem. siz de sevmezsiniz muhtemelen, ama bu onlardan ayrılıyor.

bir öykün daha vardı sanırım, bu sefer yayınevine öykü götürmeli. genç öykücülerin hislerini epeyi iyi anlatıyorsun cem. bir de bener'i seviyorsun bildiğim kadarıyla. öykü deyince o kadar utanman filan doğal. ve tatlı da tabii.

iyi geldi final arasında vallahi. ellerine sağlık.
Alıntı